*(Sûrenin ilk âyetinin tahlili için: 'Alak Sûresi 1: İlk Besmele, Büyük Resim, ve Metafizik Paradigma'.)
Özetle, 'İkraʾ' / 'Oku' emri gelmiş; 'bismi rabbike' / 'Rabbinin ismiyle' diyerek nasıl okunacağı ifade edilmiş; 'ellezî halaq' / 'O ki yaratandır' tamlamasıyla da neyin okunacağına işâret edilmiş. İkraʾ — genel anlamda sembolleri (yazıdaki harf ve kelimeleri, doğadaki bilimsel konseptleri, insanın iç dünyasındaki hâlleri ve değişimleri) 'Yaratan Rabbimizi' bağlam yaparak birleştirip üst anlama ulaşmaktır. Yazılanı okumak bunun sadece özel bir durumudur.
Rabbike, 'senin Rabbin' diyerek okuma eyleminin insanı Rabbine yaklaştıracak bir ibadet olduğuna işâret eder.
Sonraki âyetlerde Cenâb-ı Hâlık-ı Ekrem böyle genel bir okuyuşun hem gerekçesini veriyor, hem izah ediyor, hem de örneklendiriyor.
Alak ve Ekrem: İnsana Ontolojik Öncelik Verilmesi
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ — 'O, insanı alak'tan yarattı.'
Alak kelimesini yaygın olarak 'kan pıhtısı' diye çevirirler. Bu şekilde tercüme edilmesi, Hippocrates metinlerinin ve eski Yunan tıp literatürünün MS 9. yy'da Arapçaya tercümesinden sonra İslâm literatürüne girmesinin neticesi (İsmail Yakıt, Kur'an'ı Anlamak s. 35-43, İstanbul, 2003).
Alak — asılan, tutunan şey, muallak (asılı kalan, askıda kalan) demek. Kur'an'da bu kelime kökünden türeyen kelimeler 6 âyette 7 kez geçer:
— Nisâ 4:129: kelmuʿallekati — eşlerinizden birine tam yönelip diğerini askıda bırakmayın (askıda kalmak / muallakta kalmak)
— Hac 22:5: turâb → nutfe → ʿalaka → mudgatin muhallakatin ve gayri muhallakatin sıralaması (cenînden önceki safha: rahime asılan döllenmiş yumurta)
— Kıyâmet 75:37-38: sperm sonrası döllenmiş yumurta; fe halaqa fe-sevvâ (sonra yaratıp tesviye etti)
— Mü'min 40:67: turâbun → nutfetun → ʿalakatun → tıflun → genç → ihtiyar → ölüm sıralaması; ardından kün fe-yekûn
— Mü'minûn 23:12-14: sülaletin min tîn → nutfe (mekin yerde) → ʿalaka → mudga → kemik → et giydirildi → başka bir yaratılışa inşa
Sülük (leech) hayvanı için de başka bir canlıya asıldığı, tutunduğu için Arapçada ʿalaq denir. Nitekim embriyolojik gelişim sürecinde blastosist döneminin hemen ardından 4 haftalık fetus oluştuğunda artık annenin kanı ile beslenen ve şekli de sülüğe benzeyen bir döneme girer.
Âyetteki ʿalak kullanımının tüm muhtemel anlamlarının işâret ettiği ortak semantik konum — 'küçüklük, muhtaçlık, basitlik, önemsizlik, hakirlik' anlamlarına komşu bir yerdir.
Bu yüzden sonraki âyetleri de bağlama koyarsak (bkz. Metnin Lokasyonu Bağlam Prensibi) şu mesajı alabiliriz:
> Yaratan Rabbinin ismiyle oku. Bak: O insanı önemsiz, muhtaç, hakir bir başlangıç ile yarattı. Sonra onu aldı, kâinatı ve kendisini okuyacak, Rabbi ile muhâtap olacak, kerîm bir konuma getirdi.
(96:6, 7 — insan kendini müstağnî / kendine yeterli gördüğü için haddini aşar.)
اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ
اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ — 'Oku! Zira Rabbin Ekremdir.'
Yeniden ikraʾ deniyor — bu sefer yaratılış kontekstine 'ekrem' konusu da eklenip, parçaları 'Yaratan Rabbin Ekremdir' başlığı altında birleştirmemiz isteniyor.
— İlk oku emrinde: 'Rabbikellezî halaq' — yani fiillerine vurgu.
— İkinci oku emrinde: 'rabbuke'l-ekrem' — yani doğrudan isme vurgu.
Kerem, 'ikram sahibi, ikram eden' diye çevirilir genelde — ama bu tam bir çeviri değildir. İsfehânî el-Müfredâtında şöyle der:
ke-re-me — Birbirinin yerine kullanılabilen ikrâm ve tekrîm formlarına gelince, bunlar insana bir onurlandırılmanın ulaştırılmasıdır.
Cömert, eli bol, çokça veren şeklindeki çeviriler de eksik kalıyor — zira Kur'an'da 47 yerde bu kökten türemiş kelimeler kullanılır, çok az yerinde doğrudan 'vermek, lutfetmek' anlamındadır.
Daha çok 'şerefli, onurlu, önemli' anlamlarındadır. Türkçede de Arapçada da 'ikram etmek, vermek' anlamı vardır — doğru. Fakat bu anlam, kelimenin 'onurlandırmak', 'şereflendirmek', 'önemli kılmak' anlamından gelen ikincil anlamıdır.
Bu âyetle yapısal ve anlamsal ilişkili olan diğer âyetler konuya açıklık getirecektir (bkz. Anlamsal ve Yapısal İlişki Ağı Prensibi):
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهٓ اِلَّا قَلِيلاً
İsrâ Sûresi 62 — İblis'in sözü: 'Şu benden üstün kıldığına (kerremte) da bir bak! Eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım.'
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
İsrâ Sûresi 70 — 'Andolsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık (kerramnâ benî Âdem). Onları karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel rızıklar verdik; yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.'
Peki birincil anlamı olan 'üstün, şerefli, onurlu, önemli, kayda değer' anlamı tam olarak ne demek?
Kerem ulûhiyet ve yaratılış kontekstinde ele alındığında — kerem sahibi olan şeye Ontolojik Gereksinim (daha doğru ifadesiyle Ontolojik Öncelik / priority) kazandırır. Ne demek bu ifade?
Bu, bir anlamda da 'teleolojik nedensellik'tir. Yani ağacın meyvesini hedefleyip, meyveyi tohumun atılması ve fidanın sulanması için sebep yapmak — 'ontolojik öncelikli' kılmaktır.
Başka bir örnek: bir mimar büyük bir saray projesinin planını çizerken ilk olarak o projenin asıl amacını — yani içinde yaşayacak insanı ve onun ihtiyaçlarını dikkate alır. Daha sonra bu ihtiyaçlara göre sarayın tüm fonksiyonlarını göz önünde bulundurur; estetiği, statiği, yönelimini ve diğer özellikleri bu amaca uygun şekilde tasarlar.
Bu süreçte bir önem sıralaması vardır. Bu sıralamada önce gelenler, sonra gelenlere göre 'ontolojik öncelikli (ontological prior)' olur.
Bu kerîm mimar, koskoca sarayı boyut olarak küçük bir insan için tasarlayarak ve inşâ ederek, ikram etmiş — yani o insanı onurlandırmış, şereflendirmiş, kayda değer bir hâle getirmiş olur.
Sarayın tasarım ve planındaki öncelik ve sıralama, inşâsındaki öncelik ve sıralamadan tamamen farklıdır.
— Plandaki önceliğe 'ontolojik öncelik' — sıralamaya da 'teleolojik nedensellik' deriz.
— İnşâsındaki önceliğe gerçek zamanlı, yani 'temporal öncelik' — sıralamaya da 'etkin nedensellik' diyebiliriz.
Ontolojik öncelikli olan şey, yaratılışı gerekçelendirme sıralamasında daha da önlere gelir.
Bu anlamda yaratılışın en temelinde, en merkezinde — Ekrem isminin kendine bakan yönü ile — varlığı zorunlu olan, yani vâcibu'l-vücûd olan (default varlık) el-Hâlık'ur Rahmân olan Allah vardır.
Ekrem isminin mahlûkata bakan diğer boyutu ise — en çok onurlandıran, önemlendiren, kerîm yapan, yarattıkları arasında yaratılışları gerekçelendirirken en temele koyduğu bir şeye işâret eder.
Bu şeyin şuurlu, konuşan, maddî ve mânevî âlemlerin ikisinde de varlığı olan, yaratılanları okuyan (anlamlandıran) ve yaratılanları başkalarına da okuyan (anlamını açıklayan) bir tür olmasını bekleriz — ki bu İnsandır.
İnsanlar arasında da en kerîmi, yani en çok ontolojik önceliğe sahip bir zât varsa, o zâtın — Cibrîl-i Emîn'in aktardığı eşyâ ve hâdiselerin derinliklerindeki yazıları (sinyalleri), mukaddes donanımı (dekoderi) ile zaman üstü bir şekilde okuyan ve bu ilâhî mesajı bize tebliğ eden, sâhibu'l-miʿrâc, Resûl-i Ekrem ʿaleyhi's-salâtü ve's-selâm olmasını bekleriz.
İşte en başta semâyı yedi kat semavât olarak tesviye ederken fizik kanunlarındaki sâbiteleri çok hassas ayarlayıp (Fine Tuning of the Universe), şuurlu bir varlığın yani insanın evrimine zemin hazırlamış…
هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
'O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semâya yöneldi, onu yedi semavât olarak tanzim etti. O her şeyi hakkıyla bilendir.'
İnsanı henüz adının zikredilmeye lâyık olmadığı dehrlerden, epochlardan, çok uzun süreçlerden geçirmiş…
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـٔاً مَذْكُوراً
İnsan Sûresi 1 — 'İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?'
Ona varlığın sırlarını, kâinâtın tılsımını, kilidini açabilmesi için geçici olarak bir referans noktası olsun (vâhid-i kıyâsî) diye emâneten Allah'ın isim ve sıfatlarına sahipmiş gibi iç ve dış dünyaya bakabilme özelliği (benlik) vermiş.
Bu özellik ile de anlama (ilim), tercih edebilme (irâde) ve eşyâyı / hâdiseleri modifiye edebilme (kudret) sorumluluklarını yüklemiş.
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً
'Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Onu insan yüklendi.'
İnsanı yeryüzünde halîfe kılmış — güneşi, ayı, yıldızların konumlarını, yıldızlarda pişirilen ve dünyaya gönderilen başta demir olmak üzere diğer stabil elementleri, bitkileri ve hayvanâtı, dağları, yağmurları, yer altı kaynaklarını ve daha nice tabiat hâdiselerini ve tabiat kanunlarını insanın hizmetine vermiş.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدٓوا اِلٓا اِبْلِيسَ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ
'Meleklere: «Âdem'e secde edin» dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O ise diretti ve kibirlendi.'
İnsana bütün isimleri (esmâ-i külliyye) — yani yedi kat soyutlamayı, soyut düşünceyi ve kavramsallaştırmayı — öğretmiş…
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنِي بِاَسْمٓاءِ هٰٓؤُلٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
'Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: «Doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin» dedi.'
…ve bunu anlatabilmeyi, hikâyeleştirmeyi, narrate edebilmeyi öğretmiş (enbiʾhum, ʿallemehu'l-beyân).
خَلَقَ الْاِنْسَانَ…ve devamı
'İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti.'
Yaratılanların içinde en güzel potansiyelde, kıvamda (ahsen-i takvîmde) yaratıp, yücelerin yücesi (aʿlâ-yı ʿilliyyîn) bir konuma çıkacak şekilde yaratmış — insanı da kerîm kılmış.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِٓي اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
'Doğrusu Biz insanı en güzel bir biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık.'
Yani yaratılışta insanı, insanlar arasında da Habîb-i Kibriyâ'yı — tıpkı gerilmiş yayın iki ucunun yanyana gelmesi kadar, hatta daha yakın bir şekilde — en merkezdeki (vücûb) kendi isminin hemen yanına koymuş, insanı da kerîm kılmış.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى
'Aralarındaki mesâfe iki yay kadar (oldu), yahut daha yakınlaştı (kâbe kavseyni ev ednâ).'
İkraʾ — oku ki Rabbin Ekremdir.
O hâlde bizim de işlerimizde önem sırasını Ekrem olan Rabbimizin Kur'an-ı Kerîm'de buyurduğu ve Resûl-i Ekrem'in sünnet-i seniyyelerinde yaşayıp gösterdiği istikamete göre hizâya getirmemiz gerekir.
(Devamı için, Felsufi şu makaleye yönlendirir: 'Alak Sûresi 4-5: Prefrontal Korteks, Yapay Zekâ ve Kuantum Dalga Fonksiyonu'.)